Thursday, August 12, 2010

TEST: Pril mi yoksa Fairy mi?


Ülkemizde özellikle doğrudan tüketiciye yönelik ürünlerde rakibi karalayan, hatta karalamakla kalmayıp da direk olarak markaya saldıran bir reklam stratejisi uygulanıyor. Son zamanlarda en fazla dikkatimi çeken marka savaşı ise Pril ve Fairy arasında yaşanıyor. Fairy saldırıyor, Pril ise kendini savunuyor…

Ürün testlerine başladığım günden beri Allah’a şükür insan yüzü görmeye başladım. Hem daha önceden apartmanda tanışma fırsatı bulamadığım güzel insanlarla tanışma fırsatı yakaladım, hem de kendimi arkadaşlarımla hiç de alışık olmadığımız konuları konuşurken buldum. Mesela ev kadınlarının temizlik hikayelerini ve deneyimlerini dinlerken artık hiç sıkılmıyorum hatta heyecan duyduğumu bile söyleyebilirim. Çoğunluğun beğenmediği ve yadsıdığı bu konular, her yıl bu ürünleri üreten şirketlere milyon dolarlar kazandırıyor. O yüzden  biz de evimizde kullandığımız ürünleri reklamlara bakarak değil, deneyimlerden faydalanarak seçelim derim.

Geçen yazımdaki Kosla Vanish halı silme testinde sonra bugün de Pril ve Fairy bulaşık deterjanı testini sizlerle paylaşıyorum…

Bulaşığı bol köpüklü yıkamayı seviyoruz
Bulaşık yıkarken en çok dikkatimi çeken şey sürekli bulaşık suyunu köpürtmeye çalışmam oldu. Köpük olmayınca deterjan etkisinin kaybolduğunu düşünüyorum. Hem köpük bulaşık yıkamayı daha da eğlenceli hale getiriyor. Bulaşık yıkamayı zaten sevmiyorum. Bir de bulaşık deterjanları köpüksüz olsaydı, bu duruma korkarım ki hiç katlanamazdım….

Ben de bir çok kadın gibi Pril kullanıcısıyım. Fairy’nin Berna Laçin’li kuru fasülye şenliği reklamını her gördüğümde bocaladım. Acaba alsam mı yoksa almasam mı şeklinde gel-gitler yaşadım. Markette bolca Fairy görünce ve Pril’ler daha azınlıkta olunca satınalma kararımı şöyle bir gözden geçirip, Fairy’i denemeye karar verdim ve aramda duygusal bir bağ olan markama ihanet edip, Fairy satın aldım.

Fairy’nin kokusu güzel, Pril daha temiz yıkıyor
Eve gelince ilk işim mutfağa dalıp, bulaşıklara girişmek oldu. Ben de kendi azmim karşısında şaşırdım kaldım doğrusu. Nasıl olsa artık bulaşık yıkamak gözümde büyüttüğüm bir iş olmaktan çıkmış, neşeli bir teste dönüşmüştü. Fairy’nin ilk etapta kokusu hoşuma gitti. Güzel de köpürüyordu ama yıkadığım tabakların, bardakarın ve bilumum ev eşyasının yakasını bir türlü bırakmıyordu. Bulaşıkları yıkamaktan çok duruladığımı farkettim. Bir de sararmalarda ve yağ lekelerini çıkarmakta çok başarılı bulmadım Fairy’i. Aradaki farkı daha net anlayabilmek için bir sonraki bulaşığı Pril ile yıkadım. Sonuçta Fairy ile kendi bulaşık deterjanımı karşılaştırdığımda  tek hoşlanmadığım şeyin Pril’in rengi ve kokusu olduğunu anladım. Her ne kadar market raflarında yeni ve rengarenk Pril’ler yerlerini almış olsa da alışkanlıktan ve markaya güvenden olsa gerek, rengi ve kokusunu sevmesem de gene klasik mavi şişeli Pril’i kullanmayı tercih ediyorum.

Komşulara ve arkadaşlara sordum: Pril mi yoksa Fairy mi?

Nuray: Pril şekerim. Zaten cif, fairy, frosh ne farkeder ki hepsine ortak ad ”pril” demiyormuyuz? Pril alışkanlık tamamen…

Yasemin: Pril’i eskiden kullanıyordum. Ellerim yüzünden Frosh’a başladım. Ve çok memnunum. Pril kullanıyorken ellerim daha kötüydü. Ama Fairy’i denemedim. Annem de Pril kullanıyor ve memnun:)

Özge: Pril kullanıyor annem. Eski alışkanlıktan heralde. Hiç bir problem görmediği için de değiştirmek istemedi.

Fatoş: Pril canım… Annem  numune fairy kullandı onu da çook beğendi ama gene gidip pril aldı:)))))))

Dilek: Ben Türkiye’deyken Pril kullanıyordum. Nedeni de sanırım markayı bildiğimden ve sonucundan memnun kaldığımdan. Fair’yi hiç denemedim.Şu anda da morning fresh diye bir ürün kullanıyorum. Sebebi bilindik bir marka olması. Ellere fazla zarar vermemesi ve anti bakteriyel olması.

Belma: Bizim evde pril birinci tercih herzaman. Bunun adına alışkanlık da denebilir ama başka bir marka kullanılsa da arkasından hemen Pril alınır.
Bir de arkadaşımın evine temizliğe gelen kadın, bütün temizlikte Pril kullanırmış. Yerler, camlar vs. Daha iyi temizliyor ben hep bununla yaparım temizliği demiş… ilk başta arkadaşım yadırgamış fakat zaman içinde görmüşki kadin haklı… Bana da tavsiye etti ama ben alışkanlıklarımdan zor vazgeçerim, daha hiç denemedim.

Güler: Bence Fairy. Ben daha 1 kutuyu bitiremedim ki normalde çok kullanırım. Köpüğü bitmiyor. Eli de de tahriş etmiyor. Cicim denemeni tavsiye ederim. Pril köklü bir marka diye bence herkes alıyor.

Komşum Ayşegül Hanım: Ben Bim’den alışveriş yapıyorum ve Bim’in kendi markası Desto’yu kullanıyorum. Oldukça memnun olduğum bir ürün. Bim’den alışveriş yaptığım zamanlarda Pril olmadığı için Desto satın alıyorum. Deterjan alerjisi olanlara Pril’i öneriyorum. Pril’i sadece bulaşıklar için değil, avizelerimin taşlarını parlatmak için ve ve camları silerken de kullanıyorum. Camları silerken önce Pril’le köpüklü su yapıp camlarımı bir güzel siliyorum sonra da camları temiz suyla duruluyorum. T-shirtlerdeki yağ lekesini çıkarmak için de lekenin üzerine Pril döküp, t-shirtü makineye atıyorum. Fairy’nin markette reklamını yapıyorlardı. Tanıtım elemanları çok ısrar ettikleri için deneme amaçlı aldım. Beğenmezseniz paranız iade diyorlardı. 1 kez denedim. Standart bir bulaşık detarjanı bana göre.

Komşum Nazlı abla: Ben senelerdir Pril kullanıyorum. Arada başka bulaşık deterjanları da denedim ama hiçbiri Pril’İn yerini tutmadı. Pril’e geri döndüm sonunda. Diğer deterjanlar hem az köpürüyorlardı hem de yağları iyi çıkarmıyorlardı.Başka deterjan kullandığımda yağ sökücü ve Cif aktifizzz kullanıyorum ama Cif’den hiç memnun kalmadım. Televizyonda çok reklamını verdiler ama ben hiç beğenmedim. Şimdi Pril’den başka deterjan kullanmıyorum. Pril bulaşıkları temizlemede tek başına etkili. Hem Pril’i avizelerimi silerken ve cam silerken de kullanıyorum.
Bazen misafirler geldiğinde bulaşıkları çamaşır suyu ile de yıkadığım oluyor. Misafirler gittikten sonra bardakları, tabak çanağı çamaşır suyuyla dezenfete ediyorum. Herkese tavsiye ederim.

Apartman görevlimiz Sadık Bey: Pril bulaşıkları daha temiz yıkıyor. Yağ bırakmıyor, parlatıyor. Daha az deterjanla daha fazla bulaşık yıkanıyor. Köpüğü de çok oluyor. Fiyat olarak pahalı görünüyor ama sonuca bakılırsa diğer deterjanlardan daha ekonomik bence.

Sunday, August 08, 2010

TEST: Vanish Kosla Halı lekeleri çıkarmakta başarısız!


Zamanımın çoğunu evde yazı yazarak ya da dışarıda toplantılarla geçirdiğim için her çalışan kadın gibi ev işlerinin çoğunu ihmal ediyorum. Aslında ev işlerini pek sevdiğim de söylenemez. Ama bu işleri birisinin yapması gerekiyor ve bu kişi benden başkası değil. Ev işlerini zoraki yaptığım için çok yoruluyorum ve bedenimi sıkıntı basıyor. Üstelik yapmasam da karşı apartmandaki kadınların her gün cam silmesi, temizlik yapması bizim ev halkının gözüne batıyor ve dolayısı ile aynı performans benden de bekleniyor. Ev işi yaptıktan sonra çalışma istediğim kaçıyor ve dinlenmek istiyorum. Bu yüzden işlerim de aksıyor çoğu zaman. Ben de zorunlu olarak yapmam gereken ev işlerini bir avantaja dönüştürmeye karar verdim. Artık hem evin bütün işlerini yapacağım hem de yaptığım işler bana yazı konusu olacak. Yani anlayacağınız profesyonel bir ev kadını olacağım. Zaten kadınsanız; ne kadar kariyerli olursanız olun ev işleri ve yemek konularında hep üstün performans beklenir sizden. Bir de kendi kendinize “çocuk da yaparım, kariyer de” diye gaz verirseniz, işte o zaman yandığınızın resmidir…

Aslında çalışsın ya da çalışmasın her kadın iyi bir ev kadını olmak zorunda. Evin sürekli düzenli ve temiz olması insana huzur veriyor. Hele ki bir de ev işlerinin dışında, balkonda çiçek ya da domates salatalık gibi sebze yetiştiren biriyseniz evde olmak gerçekten keyifli diyebilirim.

Reklamlara inanmayın, Vanish pembesine güvenmeyin
Kararımı ilk olarak evdeki halıları silmeye başlayarak hayata geçirdim. Geçtiğimiz günlerde resim yaparken fırçalarımı beklettiğim su kaza ile halıya döküldü ve çalışma odamın tam ortasında yeşil bir alan oluştu. Nasıl olsa reklamlarda gördüğüm mucize deterjanlardan birini alır, sorunu hallederim diye düşündüm ve Vanish pembesine güvenerek,  ilk iş olarak marketten Vanish Kosla Halı şampuanı satın aldım.

Uzun süredir halı silmiyordum. Vanish Kosla Halı’yı ambalajında yazıldığı gibi köpürttüm ve sünger yardımı ile halıyı bir güzel sildim. Halının lekeli kısmına Vanish Kosla Halı’yı döktüm ve leke tüm uğraşlarıma rağmen çıkmadı. Son çare olarak  halının dökülen tüylerini toplamak için kullandığım halı fırçasını devreye soktum ve nihayet lekeyi kısmen de olsa çıkarabildim. Halbuki reklamlarda ne kadar kolay değil mi lekeleri çıkarmak!..

Kosla Halı’nın ambalajı üzerinde ise  aynen şöyle yazıyor: “Yeni Derinlemesine Temizlik Sistemiyle halınızın en dip noktalarına kadar işler ve kiri yüzeye çıkararak, söküp atar. Çamur, kahve, vişne, şarap gibi inatçı lekeleri yerleşmiş olsa bile çıkarır. Durulama geriktirmeyen özel formülü geriye yapışkan bir kalıntı bırakmaz, halının rengini canlandırır ve kirlenmesini geciktirir. Hem yünlü hem de sentetik halıları güvenle temizler. ”

Halı temizliği nasıl yapılmalı? Halı nasıl yıkanır?
Çocukluğumda evimizin bahçesinde annemin verdiği halı fırçaları ile köpüklü köpüklü halıları yıkar, arkadaşlarımla birbirimizi ıslatırdık. Halı yıkamayı bir iş gibi değil de eğlence gibi görürdük. Şimdiyse halı yıkamak ya da silmek tam bir işkence gibi geliyor diyebilirim…

Bir kere biz şehir insanları için evde halı yıkamak kesinlikle mümkün değil. Her ne kadar halı yıkama makineleri de olsa ben evde halı temizliği yapmayı doğru bulmuyorum. Halı yıkama makinelerine yatırım yapmak yerine, özellikle el işçiliği olan halıları halı yıkama firmaları ile anlaşarak temizletmek daha doğru bir seçim olabilir. Hem elektrik ve suyun artık çok da ucuz olmadığını düşünürsek, halıları dışarıda yıkatmanın kesinlikle daha avantajlı olacağını söyleyebilirim. Halıları yıkatmaya göndermeden önce günlük olarak süpürmek ve iki hafta da bir silmek de temizlik ve hijyen açısından faydalı olabilir. Halı yıkama konusunda sizlerin önerdiği bir yöntem ya da ürün varsa benimle paylaşın lütfen.
Sevgiler,

Sunday, March 21, 2010

Kansere çare mi bulundu?

Son zamanlarda televizyonda Sağlık Bakanlığı’nın bir kampanyası tanıtılıyor. Tanıtımın sloganı ise “Farkındayız, kanseri yeneceğiz”

Tanıtım filmini izlerken sanki Sağlık Bakanlığı kansere çare bulmuş da bunu cümle aleme ilan ediyor hissine kapılıyorsunuz. Nitekim filmin sonu geldiğinde bakanlığın sadece kanserin “farkında” olduğuna tanık oluyoruz. Peki sadece farkında olduğunuz, çözüm üretemediğiniz bir sorun (hastalık demek istemiyorum) için ne diye tanıtım filmi yayınlıyorsunuz? Şahsen ben bu duruma akıl sır erdiremedim. Bu vahim durumu anlamış, algılayabilmiş birileri varsa lütfen beni aydınlatsın!..

Adını anarken bile çekindiğimiz kanser hastalığı nasıl oluyorda Sağlık Bakanlığı’nın tanıtımlarında kullanılabiliyor?! Eğer amaç kanser hastalığını önlemek ve erken teşhis konusunda halkı bilinçlendirmekse bunun yolu televizyonda şov yapmaktan geçmiyor…

Televizyon, geniş kitleleri bilgilendirmek açısından oldukça faydalı bir iletişim aracı. Doğru şekilde kullanıldığında son derece verimli olacağından şüphem bile yok! Keza keyifle takip ettiğimiz “Doktorum” programı da tam bu noktada sağlık iletişimi noktasında iyi bir referans.

Kanseri Elton John ile yenecekmişiz

NTV internet sitesinin haberine göre: ” Sağlık Bakanlığı’nın başlattığı kanser farkındalık kampanyası kapsamında dünyaca ünlü pop sanatçısı Elton John’a teklif götürüldü. Astronomik bir ücret isteyen ünlü sanatçıyla görüşmeler sürüyor. Sağlık Bakanlığı dünyaca ünlü pop sanatçısı Elton John’u Türkiye’ye getirmek için uğraşıyor. Amaç, “Farkındayız kanseri yeneceğiz” sloganıyla 1 yıl sürecek bir kampanyaya destek sağlamak. Kendi adıyla kurduğu bir AIDS vakfı da olan ünlü sanatçının, Kanserle mücadeleye de destek vermesi, bu ismin seçilmesinde etkili oldu. Daha önce de bu tür organizasyonlara destek verdiği biliniyor.

Ünlü sanatçı daveti prensipte kabul etse de istediği ücret çok yüksek bulundu. Görüşmeler sürüyor. Ücrette anlaşıldığı taktirde konserin tarihi ve yeri netleştirilecek. Kampanyanın başarısını arttırmak için tanıtım filmleri hazırlanacak. Kampanya süresince yurt genelinde kanseri yenen ünlü simaların katılımıyla defile, konser gibi çeşitli organizasyonlar da düzenlenecek.”

Habere yorum bile yapmakta zorlanıyorum.Yakında “seksi mankenler kansere çare olacak!” şeklinde bir haber okursam bu beni hiç şaşırtmaz.


Hastalık üzerinden reklam yapılmaz

Merak ediyorum: Hastalık reklamı yapmaya ne diye ihtiyaç duyulur? Yoksa ilaç reklamı yapmak yasak olduğu için mi? Muhtemelen düşündüğüm gibi…

Bu yıl domuz gribi ve kanser pek revaçta. İkisi de birbirinden öldürücü. Seçin, beğenin, alın!.. Siz de trendden geri kalmayın!

Sanki almasak olmaz, bu fırsat kaçmaz?!
Ne günlere kaldık…

Önce moda hastalıklarla korkutuluyor, paranoyaklaşıyoruz. Ardından biz daha korkularımızı yenemeden başka bir hastalık moda oluyor. Haliyle geceleri uykularımız kaçıyor, depresyona giriyoruz. Bir bakmışız ki kendimize yoktan yere dert icat etmişiz!

Bu arada bilinçli bir hasta olmak için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. İnternette hastalıkları araştırıp, doktor tavsiyelerine kulak kabartıyoruz. Araştırdıkça kirli bilgileri hatmedip, zihnimizi kirletiyoruz.


Kirlenmek güzel değildir

Doğruluğu tartışılır bilgiler bizi esir alıyor zamanla. Korkularımız içimizde büyüdükçe büyüyor. Deterjan reklamlarında “kirlenmek güzeldir” diyorlar ama bilgi kirliliği bizi neredeyse çıldırtma aşamasına getiriyor!

Toplumun hastalıklarla ilgili bilgilendirilmesi ve erken teşhis elbette çok önemli fakat bu bilgilendirme yapılırken insanların akıl sağlığı da göz önünde bulundurulmalı diye düşünüyorum.

Etik olmamasına rağmen hastalık reklamı yapanlar acaba reklamını yaptıkları hastalığa yakalansalar ne yapacaklar? Merak ediyorum…

Ne yapmalı?
Öncelikle ben ne yaptım onu paylaşmak istiyorum sizlerle. Yazdığım hastalıkların korkusunu bizzat yaşadım ve herşey yoluna giderken kendimi zorla depresyona soktum. Açıkçası bu tuzağa nasıl düştüğüme şimdi akıl sır erdiremiyorum. O yüzden bu kızgınlığım!..

Sizlere tavsiyem; vücudunuzda yolunda gitmeyen bir şey hissttiğinizde güvendiğiniz doktor ya da hastahaneye bir uğrayın. Gerekli testleri yaptırıp, sağlığınızı bozmalarına izin vermeyin. Unutmayın ki doktora gitmeden varsa eğer hastalığınızı teşhis edemezsiniz. O yüzden boşuna internette hastalık araştırmasına girişmeyin!…

Sağlıklı ve mutlu bir hafta dileklerimle,

Nurhan Demirel

Thursday, March 04, 2010

Cocostar Tarkan!

Tarkan'ı hemen hepimiz çok severiz.
Onun şarkılarıyla büyüdük,
ilk gençlik aşklarımızı Tarkan şarkılarıyla yaşadık

desem yalan olmaz herhalde.
Bizimle birlikte Tarkan da büyüdü, ünü Dünya'ya taştı.
Bir dünya starı olma yolunda çaba gösterdi.
Ama olmadı.
Olamadı.
Bir yerlerde yanlış bir şeyler vardı...

Önce şarkılarından vazgeçti Tarkan
Sonra imajından
En nihayetinde ise kendinden...
Tarkan'ı en son uyuşturucu kullandığı iddiasıyla ekranlarda gördük.
Megastar avukatlarının verdiği sufleye dayanarak pişman olduğunu ve tedavi görmek istediğini bildirdi yüce mahkemeye...
Yakalanmasa pişman olacak mıydı acaba?
Hiç sanmıyorum...

Adliyeden çıkarken "Türkiye seninle gurur duyuyor!" diye palavra attı hayranları.
Tarkan'ı megastar yapan sınırlı sayıdaki şarkıları seslendirdiler.
Yoğun gündem arasında bir film gibi izledik, bütün olan biteni...

Şahsen Tarkan'ın kişiliğini, yaptığı sosyal sorumluluk çalışmalarını takdir etsem de kokain kullanmasını onaylamıyorum. Birini çok sevmemiz onun yapmış olduğu hataları onaylamamızı gerektirmez. Öyle değil mi?

Bundan sonra neler olacak merak ediyorum. Hatalarını telafi edene kadar Tarkan'a Cocostar muamelesi mi yapılacak? Yoksa megastar hatalarından ders alıp, gerçek bir star mı olacak?
Bekleyelim, görelim...

Sevgiler,
Nurhan Demirel
Posted on 2:44 AM | Categories:

Wednesday, February 24, 2010

LOST Uçak korkusuna neden oluyor!




Nurtopu gibi bir korkum daha oldu: Uçak korkusu!

Halbuki eskiden ne çok severdim çift motorlu uçağı. Binmeden önce içimi tatlı bir heyecan alır ve çabucak uçağımın havalanmasını isterdim.

Uçuş sırasında pamuk gibi bulutları hayranlıkla ve merakla izlerdim…
Mutlu olurdum.
Gelecekle ilgili hayaller kurar,
Herşeyin çok daha güzel olmasını umud ederdim.
Şimdiyse durum çok farklı…
Artık uçağa binmeye korkuyorum.
Bu durumun nedeni ise bütün sezonlarını bir nefeste izlediğim LOST dizisi.
Dizi sayesinde artık uçuş korkusu yaşayan bir insana dönüştüm.
Uçak daha kalkmadan, henüz anonslar yapılırken benim korkular start alıyor…
Acil durumda neler yapmamız gerektiği anlatılırken benim kafamda LOST yeniden senaryolaştırılmaya başlanıyor.

Uçak havalanırken paranoyalarım başlıyor….
Ya kalkışta uçağın kuyruğu yere sürterse diye ödüm kopuyor!..
Uçuş sırasında hele bir de pilot türbülans anonsu yaparsa siz beni işte o zaman görün…
Yolunda gitmeyen bir şeyler mi var yoksa?!…
Acaba uçağın motorlarında mı bir sorun var ?
Acaba kuş sürüsüne mi çarptık?..
Ya da iniş takımlarımız açılmıyor?!
Anlaşılacağı üzere kendimi yiyip bitiriyorum.

Henüz seyretmeyenler için dizi ile ilgili biraz bilgi vereyim. Dizide bir uçak kazası sonrasında bir adada mahsur kalan insanların hikayesi anlatılıyor. Bu insanların hayatı birbiriyle ilintili ve aslında o uçakta olmaları planlı bir eylem. Dizide karakterlerin Oceanic 815 sefer sayılı uçağa binmeden önceki hayatları ve gelecek yaşantılarında nelerle karşılacaklarını izliyoruz ve yaşadıkları şeylerden dizinin gidişatı ile ilgili öngörülerde bulunmaya çalışıyoruz. Nitekim dizi bizi tam bu noktada yanıltıyor ve hiç de tahmin etmediğimiz olaylar gelişiyor…

“LOST”ta bir dizide olması gereken her şey var; yakışıklı erkekler, güzel kızlar, gizem, aşk, entrika, eşsiz manzara, doğa üstü güçler ve insanın içinde söndürülmeyen bir merak ateşi yakan gizem… “Televizyon dünyasının en büyük yapbozu” olarak adlandırılan dizi, her bölümde insanın eline farklı bir parça veriyor. Ama o yapboz parçaları çok nadir bir araya geliyor ya da “parçalar bütünden fazla ediyor”.

LOST’un en bayıldığım karakteri tabii ki Sawyer yani Josh Holloway. Jack de hiç fena değil ama favorim gene de Sawyer. Resmen ağzım açık adamı seyrediyorum. Yüzümde bir de gevşeme, ağzım kulaklarımda…

Öyle görünüyor ki LOST yüzünden uçağa binemez hale gelsemde bu diziden vazgeçemeyeceğim…

Düşmek

“Uçak simdi
Düşüyor”
Dedi yanımdaki.
Düşmenin bilmesem
İnmek olduğunu
Azerice’de
Herhalde o saat
Yüregime inerdi.

Ataol Behramoglu

Sevgiler,
Nurhan Demirel

Üremek için damızlığa gerek var mı?


















Bazılarınız fena halde sperm bankasından bebek sahibi olan kadınlara kızıyor.
Kızma nedenlerinin en başında ise “Babasız çocuk yetiştirilir mi?” serzenişi yer alıyor.
Açıkçası benim için de babasız çocuk doğurmak çok da cazip olmayan bir durumdu ve çoğunuzla aynı kaygıları taşıyordum.
“Nasıl bir kadın böyle bir karar alabilir ?!” bu durumu aklım almıyordu…
Şimdi o kadınları daha iyi anlıyorum…
Başıma taş falan düşmedi, sadece eteğimde ki taşları döküyorum…

Kadın üreme içgüdüsü ile bir erkeğe sevdalanıyor, sevgisine karşılık arıyor.
Erkekler, kadınların bu küçücük ihtiyacına karşılık vermekte zorlanıyor.
Kadın inciniyor, kırılıyor ve hayata küsüyor.
Tutunacak bir dal, karşılıksız sevgisini verebileceği bir canlıya ihtiyaç duyuyor ve Sperm Bank’ın %0 faizli sperm kredisine başvuruyor.
Erkek de bu arada boş durmuyor, teselliyi Remzi’nin pala bıyıklarında arıyor…
Kadın da erkek de şuursuzca mutluluğun peşinden koşuyor.

Peki ne oldu bize, neden böyle olduk?!
Kendimizi hemcinslerimizin kollarında teselli arıyor bulduk…

Günümüzde artık yapay organlar ile dokular yenilenebiliyor, hastalıklar daha oluşmadan önlenebiliyor ve hatta erkekler bile hamile kalabiliyor. İnsanlık gittikçe biyonik bir hal almaya başladı. Erkeksiz hayatlarımızda hem çocuk hem de kariyer yapmak mümkün.

Bütün bunlar iyi hoş da ya gönlümüzü kim yapacak?
Kırılan kalpler kim tarafından onarılacak?

Kadınlar, kendi babaları gibi bir erkekle evlenmek isterlermiş.
Yaygın inanış bu şekilde.
Şahsen ben de bu inanışa kendimi kaptırmak istiyorum.
Çünkü babam bir erkekten öte iyi bir insan.
Belki de ilişkilerimizde kadın ya da erkek olma kurallarını ihlal edip, önceliği insan olmaya versek hayattan daha fazla keyif alırız.
Babamıza hayranlığımız da onu bir erkek değil de erdemli bir insan gördüğümüzden değil mi zaten?

“Sen ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır.”
Mevlana Celaleddin-i Rûmî

Sevgiler,
Nurhan Demirel
Posted on 3:35 AM | Categories:

Tecavüz kaçınılmazsa “Oh Yes!” diyeceksin

Malum bugün biz kadınların günü. Ben de bir kadın olduğum için kendimi bugün özel hissetmem gerekiyordur herhalde ama her nedense hissedemiyorum.
Önemli gün ve haftaları belirlerken sağolsun yetkililer bizi teğet geçmemişler. Nitekim aklımın almadığı bir konu var: Kadınlar Günü’nün anlam ve önemi nedir?
Sizin için üşenmedim, araştırdım. Vikipedi’den edindiğim bilgileri sizinle de paylaşayım:
8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda çoğu kadın 129 işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 100 bini aşkın kişi katıldı.

26 - 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi. Böylece Kadınlar Günü’nü kutlamaya başladık.
Bugün kendimi ısrarla özel hissedemiyorum. Bir bayram havası değil adeta ruhumu bir matem havası kaplamış durumda. Gözümün önüne Pippa Bacca’ya bir değil, tam üç kişinin birden tecavüz ettiği haberini duyduğumda hissettiğim duygular geliyor. İçim daralıyor, sıkıntı basıyor tüm vücudumu…
Pippa Bacca masumdu, saftı… Bütün suçu insanların içinde azıcık da olsa bir iyilik kırıntısı kaldığını bütün Dünya’ya gösterebilmekti. Nerden bilebilirdi bu ülkede bir sürü çakma Nuri Alço var?! Annesi de bilemezdi ki tembihlesin kızına: “Türkiye, Gazozuna İlaç atılanların memleketi…”

Geçtiğimiz yıl Pippa Bacca anısına Taksim Sanat Galerisi’nde bir anma sergisi düzenlemiştik. Unutmadık, unutturmayacağız demiştik. Bizim unutturmamıza gerek kalmıyor. Her geçen gün basına yansıyan başka gelişmelerle adeta şok oluyoruz. Milletçe elektro şoklara girip duruyoruz şu günlerde. Henüz Pippa Bacca olayını unutamamışken, daha 18 yaşında körpecik bir genç kızın, Münevver Karabulut’un ölüm haberi ile bir daha yıkıyoruz. Ölüm nedeni ise erkek arkadaşının cinsel ilişki teklifini reddetmesi… Ya “Yılın Kart Tekesi: Hüseyin Üzmez” için ne demeli?! Sen git daha reşit bile olmayan bir kız çocuğunu taciz et, daha sonra da ortalıkta elini kolunu sallayarak dolaş. İnanılır gibi değil!.. Adli Tıp Kurumu da zavallı kız çocuğunu Hüseyin Üzmez’in üzmediğine kanaat getirsin…

Taciz, bir çok kadının başına gelmiştir ve kadının tacize uğramasının sebebi de toplumumuzda genellikle kadının dişi köpek olarak erkek köpeğe kuyruk sallaması olarak görülmüştür. Velhasıl dişi köpek kuyruk sallamayınca, erkek köpek yanaşmazmış. O halde neymiş: Erkek istediğinde cinsel ilişkiye girilecek. Tecavüz kaçınılmazsa da “Oh Yes!” denilecek…

Kadınlar gününüz kutlu olsun. Tacizsiz, tecavüzsüz ve cinayetsiz günler dileğiyle…


Sevgiler,
Nurhan Demirel
Posted on 3:34 AM | Categories:

Acıların Çocuğu: Küçük Cem G.

Adı yok.

Sadece 17 yaşında bir çocuk.
Sanki genç bir kızı canice öldürmedi.
Öldürüp, cesedini lime lime parçalayıp da çöpe atmadı.
Adı yok.
Sadece 17 yaşında bir çocuk.
İşine gelince yetişkin,
Gelmeyince çocuk.
Sevişirken erkek,
Öldürürken çocuk.


Artık genç yaşlı herkesin tanıdığı meşhur bir çocuk.

O bir katil değil sadece masum bir çocuk.

Çocuk değil,

Cem Garipoğlu sanki Küçük Emrah.

Acıların çocuğu.

Sanki anasına, bacısına tecavüz edildi.

O kadar mağdur…

Bir o kadar mazlum.

Canı sucuk ekmek çekmiş.

Parası yok alamıyor ya!

Annesi babası çocuğa bir sucuk ekmek alamayacak kadar fakir olmalılar.
Ama maalesef öyle değiller.
Bu bir yanıltmaca.
Avukatı Aytekin Kaya işte o meşhur çocuğu topluma bu şekilde tanıtıyor.
Sanki acıyıp da bağrımıza basacağız?!
Bir bu kalmıştı eksik…

Hatırlar mısınız bilmem. Benim aklıma bu sucuk ekmek olayından sonra baklava çalan çocuklar geldi. Hani baklava çaldılar diye hapse mahkum edilen çocuklar. 9 yıl hapse mahkum edilmişti o çocuklar.
Çocukluk deyince aklıma komşumuzun elma ağaçlarına tırmanıp, koynumuzu kıpkırmızı elmalarla doldurduğum gelir . Komşu bizi şikayet etmiş olsaydı demek ilk gençlik yıllarıma hapiste “merhaba “ diyecektim. Cem Garipoğlu bu durumda kaç yıla mahkum edilecek diye merakla bekliyorum.

Şimdiki çocuklar katil
Çocuk doğurmaya korkuyorum artık. Çünkü şimdi ki çocuklar Aziz Nesin’in dediği gibi “harika” değil, adeta birer “katil”. Artık çocuklar Dünya’ya “Katil Bebek Chucky” olarak gelmeye başladılar. Yeri geldiğinde gözü kırpmadan annesini bile öldüren çocuklar yetiştiriyoruz. Çocuklar neyin ne olduğunun gayet farkında. Çocuk oldukları için birini öldürdüklerinde ya ceza almayacaklar ya da çok az bir ceza ile kurtulacaklarını biliyorlar. Bu durumun vermiş olduğu rahatlıkla da gözlerini kırpmadan kurbanlarının hayatlarına son verebiliyorlar.
İş yaptıklarının hesabını vermeye gelince de ne hikmetse çocukluklarına dönüyorlar!

Sevgiler,
Nurhan Demirel
Posted on 3:32 AM | Categories:

Nasıl kilo verilir?

Malumunuz geçen yazımda da bahsettiğim üzere; yılbaşında doktorum Selmin Çetin Doğan ve en yakın kız arkadaşlarımla birlikte zayıflama ve şöyle bir silkelenip, kendimize gelme kararı aldık.
Hayatımda ilk defa yılbaşında “bu yıl şunu yapacağım” diye bir karar almış bulunmaktayım. Umarım kararımın arkasında durabilirim. Geçen hafta kararımı hayata geçirmek için ilk adımı attım ve kendimce hayatımda ufak tefek değişiklikler yapmaya başladım.
Biliyorum hiç kolay olmayacak.
Komşu Fırın’ın önünden geçerken koku alma duyularıma engel olmaya çalışacağım.
Canım Büyükada’daki Taş Fırın’ın bol soğanlı lahmacununu çektiğinde başka şeyler düşünmeye çalışacağım.
Kentucky Fried Chicken’ın hot wings ve biscuit’lerini tamamen hayatımdan çıkarmam lazım.
Burger King’in ateşli whopper’ına sesleniyorum: Lütfen ateş beni çağırmasın!

Artık hayatımda yepyeni bir sayfa açıyorum.
Bundan böyle kendime daha fazla özen göstereceğim.
Bilgisayar karşısında kamburum çıkana kadar çalışmayacağım.
Hafta da en az üç kere dışarı çıkacağım.
Haftada bir gün fotoğraf çekmek için sokakları arşınlayacağım.

Yukarıda saydıklarımı yaparak kilo veremeyeceğimin farkındayım. Piyasada satılan merdiven altı diye tabir edilen abuk subuk ilaçlardan da medet umacak değilim. Bunların dışında tv’lerde ciddi ciddi reklamları yapılan elma krommuş, yok biber hapıymış, lahana kapsülüymüş, x-tra gelmiş… Daha neler? Bu tarz ürünlerden medet umacak kadar vahim mi durum? Nerde kaldı kentli, kariyerli, iyi eğitimli kadın olmak?

Beş çaylarında padişah sofraları gibi sofralar kurup, böreği çöreği mideye indirdikten sonra diyet yapmam lazım diye vicdan yapan kadınlara benzetiyorum kendimi. Yemek yeme faslında herşey iyi güzel de sonrasında insanın içini bir huzursuzluk kaplıyor. Yediklerim boğazıma diziliyor bir bir. Bu duyguyu yaşamaktan bıktım, usandım. O yüzden artık bana vicdan azabı çektirmeyecek yiyecekler yemeyi tercih ediyorum. Sabah uyandığımda bir tane elma yiyorum. Sindirim sistemini hızla harekete geçiriyor ve bütün kadınların sinirlerini bozan şişkinlik ve hazımsızlık şikayetlerini gideriyor. Şiddetle tavsiye ederim. Bir de yoğurt yemeye başladım. İştahımı frenlemekte açıkçası çok işe yarıyor. Ne zaman acıksam ya elmalara ya da yoğurda saldırıyorum…

Selmin daha kaliteli ve sağlıklı bir yaşam için bana bir yol haritası hazırladı. İşe önce Check-Up yaptırarak başlamam gerekiyormuş. Açıkçası bırakın Check-Up yaptırmayı doktora gitmekten bile ödüm kopuyor. Türk filmlerinin doktor-hasta diyalogları gözümün önüne geldikçe bana bir haller oluyor. Sanki doktora gidince doktor bana 3 aylık ömrümün kaldığını söylecek! Doktora gitmedikçe ömrüm uzayacak gibi geliyor, kendi kendimi avutuyorum… Halbuki benim gibi bir insanın bu konuda böyle anlamsız kaygılar taşımaması gerekiyor. Anlamsız olduğunu biliyorum ama gene de bu duruma mani olamıyorum.

Selmin sadece Check-Up yaptırmakla kalmamamı, kadın hastalıklarına karşı da gerekli önlemleri almamı tavsiye ediyor. Tam anlamıyla sağlıklı bir kadın olmak için eğer varsa ufak tefek sorunların tedavisi ve takibini tam olarak yaptırmak gerekiyormuş. Korkularımı yenebilirsem neden olmasın?

Yoğun iş hayatım nedeniyle malumunuz fiziksel aktivite konusunda sınıfta kalmış durumdayım. Bu durumu değiştirmek için kendimce bir takım kararlar aldım fakat doktorun tavsiyelerini de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Selmin’in söylediğine göre: “Düzenli yürüyüş yapmanın kilo verdirmesi, vücudu şekillendirmesi, vücut yağ oranını azaltıp kas oranını arttırmasının yanı sıra kalp-damar hastalıkları ve kanser’e karşı koruyucu olması özelliği var… Benim önerin bir pedometre alıp yavaş yavaş süreyi uzatarak 2 günde bir ortalama 10.000 adım olacak şekilde bir yürüyüş düzeni oturtman.

Yürüyüşten döndüğünde yere yatıp (Hayır, uyumayacaksın!! Bildiğin mekik hareketini yapman. Özellikle göbek bölgesinden sorunun olduğunu söylediğin için bu harekte hayat kurtarıcı olacaktır. 25′ten başlayıp haftada-2 haftada bir sayıyı arttırarak 100 mekiğe çıkmanı öneriyorum. Bu düzeni kurmak için harekete geçtiğinde önce belini en ince yerinden ölç, bel çevresi diye kaydet… Sonra kalça kemiklerinin hemen üstünden, göbek deliğinin üzerinde olacak şekilde ölç, göbek çevresi diye yaz. 2 günde bir yürüyüş + mekik’i düzenli olarak yap, 12 hafta sonra tekrar ölç… Mutlaka bir fark olması lazım… “

Gelelim zurnanın zırt dediği yere…
Ne yiyip, ne içeceğim ben? Nasıl besleneceğim?
Şimdilik sadece zararlı diye tabir edilen fast food, her türlü abur-cubur, bakkal ve marketten alabileceğin paketli gıdalar, içinde bol beyaz şeker olduğunu bildiğin tüm yiyecekler, tatlı-tuzlu her türlü pastane ürününden uzak duracağım. Tatlı krizim tutarsa da yarım kase sütlü tatlı yiyeceğim. Kahvaltıda yediğim yarım ekmekten vazgeçip, porsiyonlarımı küçülteceğim.
Ekmek genellikle kahvaltıda 1-2 dilim, diğer 2 öğünde 1′er dilim olarak tavsiye edilirmiş. Dilimler ince olacak ve ekmeklerin üstüne köyden gelen tereyağından sürülmeyecekmiş. Yanlız arada kedimizi şımartıp, ekmeğin içine kekik, nane, kırmızı biber vb. şeyler koyup, zeytinyağına banabilirmişiz. Ne zengin bir menü değil mi? İşim çok zor ama kararlıyım, başaracağım.

Sevgiler,
Nurhan Demirel
Posted on 3:30 AM | Categories:

Kelliğin dayanılmaz cazibesi

Kimse çekmedi keller kadar...
işlek yolda ot bitmez veya cevher olan yerde ot bitmezmiş gibi sozlerle yıllarca kendilerini avuttular...
Kelaynak kuşuyla özdeştirildiler...
"şşşşşt keel, imana gel" şeklinde ki seslenişleri sineye çekmek zorunda kaldılar...


"dökülünce saç teel teeeeel insana derler keel keeeeeel"
Şeklinde sözler dizildi adlarına...

Tarama özürlü esprisiyle hep içiçe yaşamak zorunda kaldılar...
Ya şampuan reklamlarına ne demeli? Ahenkle danseden saçlar...

Bir de bu adamların karşısına geçip ayna karşısında saç tarar gibi yapan adamlar vardır; kahrederler karşısındakini, imrendirirler...

Dekolteyi kafasında tercih eden erkekleri genel anlamda kel olarak adlandırıyoruz. Aşırı saç dökülmesi yaşayan kişiler genellikle saçlarını kazitarak yada Esat Kıratlıoğlu trendini takip ederek dertlerine derman bulurlar. Bence kelliğin en mantıklı çözümü, saçları kazıtmak. Bazı kişilere yakışıyor. Hatta saçlı düşünemediğim kişiler de oluyor. Bu kategoriye giren bir tanıdığım var. Kendisi kellik pek yakisir. Çok sevimlidir, extra özellik olarak kendisinde naçizane bir göbekte mevcut olup, her seferinde kendisini rejim yapması gerektiği hususunda uyarıyorum. Nitekim istemem arkadaşımın hem kel hem fodul ünvanını göğüslemesini!

Belki kendisini çok sevmemden kaynaklanıyor; kelliği ona çok yakıştırıyorum. Güzel bir yüzü var ve saçları olmadığı için yüzünün güzelliği daha ön plana çıkıyor. Kellere sahip çıkalım, onları dertleriyle başbaşa bırakmayalım derim ben... Babam da keldir benim, iyi tanırım kelleri...

Keller çok sosyaldir... İnsan ilişkileri iyidir... Toplumdan kendilerini soyutlayıp, hayata küsmezler... Yarına karşı hep umut dolu olur keller... Hayal güçlerini çoğunlukla saçlı hallerini hayal etmekle harcarlar...

Bu kel arkadaşlar dertlerini, sorunlarını paylaşabilmek için kendilerini yandaş, dert ortağı arar dururlar. Bıkmadan, usanmadan, yılmadan... Zaman zaman bu durumu kendisine sorun edenler de yok değildir. Kabullenemezler bu durumu, tıptan mucizeler yaratmasını beklerler ama...

Kellik kadar kel arkadaşı olmak da zor iştir. "Bizim başımız kel mi?" sorusunu bu kişilerin yanında olabildiğince kullanmamaya özen gösterilmelidir.
Diyeceksiniz ki şimdi kel alaka...
Keller hassastır, kırılgandır... Kırmamak lazım, incitmemek lazım...

Bir rivayete göre fazla testosteron dan kaynaklandığıda söylenir kelliğin...Bu nedenle keller daha seksi oluyorlarmış. Eeeeeee artık orasını bilemicem, kel kocası yada sevglisi olanlar daha iyi bilir.

Kellik esasında çoğunlukla dezavantajlı olan bir durumdur. Bu güne kadar şahsen bir avantajını görmedim, duymadım... Mesala kellere berberde indirim yapılması gerekir kanımca. Herhalde onlara göre de böyledir. Berber işini normal insanlardan daha çabuk bitirir çünkü. Hal böyleyken neden aynı parayı ister? Bu durumda alternatif bir çözüm üretmek gerekir:
Kellere göre özel bir tarife yapılmalı!

Hiç kelleri koruyan, kollayan oldu mu bugüne kadar, kendi kader arkadaşlarından başka?
Ben yazdım, artık gerisi kellerin ve berberlerin arasında... Ona da ben çözüm bulacak değilim ya? Hem elçiye zeval olmaz.

Nurhan Demirel

Saturday, October 24, 2009

Halis Toprak’ın Hüseyin Üzmez’den ne farkı var?

Her genç kızın rüyasını çocukluktan beri beyaz atlı prens süsler.

Peki beyaz atlı prensi nasıl bilirsiniz?

Yakışıklı, uzun boylu, romantik ve en önemlisi genç bir adam.

Peki Halis Toprak hanginizin “beyaz atlı prens” hayaline uyuyor?

Ben söyleyeyim: Hiç birinizin!

Hal böyle iken bir genç kız ne diye Halis Toprak gibi bir adamla evlenmek ister?


Genç bir kadın neden yaşlı ve çirkin bir adamı sever, sevebilir?!
Belki de genç kızımız beyefendiyi öpünce prens olan bir kurbağa zannediyor.
Muhtemelen genç kızımızın gözlerini para ve iktidar hırsı bürümüş ve bu hırsla da evlendiği adama değil, o adamın cüzdanındaki Atatürk resimlerine aşık olmuştur… Aklıma gelen tek mantıklı açıklama bu.

Bazıları her ne kadar ondan olgun adam diye bahsetse de ben 71 yaşında bir adamın olgun değil, ihtiyar bir adam olduğunu ve azgın teke sendromuna yakalandığı düşünürüm.

Yaş yetmiş, iş bitmemiş…

Gördüklerimden, duyduklarımdan anladığım bu.

İspatlanmaya çalışılan kanımca erkekliğin halen devam ettiği…

Böyle erkeklik olmaz olsun!..


İki azgın tekenin maceraları

Hüseyin Üzmez’in 14 yaşındaki B.Ç’yi taciz ettiğinde içimiz ürpermişti. Aynı duyguyu Halis Toprak’ın evlenme haberini duyduğumda da hissettim. Bana göre bu iki kişinin birbirinden hiçbir farkı yok.
Bu iki kafadar torunu yaşındaki genç kızlarla birlikte olmakta hiçbir sakınca görmüyor ve bu durumu kendine hak sayıyorlar. İşin kötü tarafı aileler de bu durumu onaylıyorlar.

Halis Toprak da kız tarafının ailesinin onayını alıyor, Hüseyin Üzmez de.

Anne de razı baba da razı durumdan…

Yani anlayacağınız alan da razı veren de!

Bu durumda bizlere düşense hayretler içinde kalmak ve olanları anlamaya çalışmak.

Fakat benim aklım almıyor bu olanları.

Elbette ergenlik döneminde hatalar yaparız.

Anne ve babalarımız bize yol gösterir, yanımızda olur, bu dönemi atlatırız.

Ya anne ve babalarımız doğru yoldan çıkmışsa…


O zaman ne yaparız?

Bence toplumda infial yaratan bu evliliğin devlet tarafından engellenmesi gerekir. Evlilik yaşı normal şartlarda 18’dir. Eğer aile izni varsa daha küçük yaşlarda da evlilik gerçekleşebilir. Bu tür durumlarda bana göre aradaki yaş farkı göz önünde bulundurularak evliliğe izin verilmelidir.
Yoksa daha çok duyarız böyle hikayeler…

Bildiklerinizi unutun
Hani bayram önceleri izleriz ya ekranlarda; yaşlı büyüklerimiz ellerini öpmemiz için bizleri beklerler evlerinde…

Artık beklemesinler!..

Böyle reklamlarda dönmesin artık televizyonlarda.

Yaşlı bir erkek gördüğümüzde artık yer vermeyelim otobüslerde.

Saatlerce kuyruklarda beklemeye mahkum edelim onları…

Biliyorum birçoğunuzun aklından bu ve bunun gibi hain planlar geçiyor…

Kızıyoruz, şaşırıyoruz, ne yapacağımızı bilemiyoruz?!

Küçüklerimizi seviyoruz ama her nedense büyüklerimizi saymak içimizden gelmiyor.


Sevgiler,

Nurhan Demirel
Posted on 3:33 AM | Categories:

Saturday, January 24, 2009

Zürafa Sokak Cumhuriyeti

Aslında gündem yazmaktan pek de hoşlanan biri değilim ama yeri geliyor ki yazmadan da duramıyorum…
Birkaç gündür İsrail Dışişleri Bakanı Tzipi Livni’ye sorulan, ‘İsrail için biriyle yatar mısın?’ sorusu ve “Bilemiyorum” yanıtının Türkiye’de yarattığı tartışmayı izliyorum. Magazin basınının ikoncanlarına aynı soru soruluyor. Tuğba Özay ‘Gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım’ diyerek vatan için kendisini feda etmekten çekinmiyor keza yazar Ayşe Özyılmazel de Tuğba Özay’la hemfikir…
Yani anlayacağınız tam bir vajina kardeşliği söz konusu…
Düşünüyorum da işimiz yatak performansına kalmışsa çok zor…
Ya adam bu dişicanlarla tek gecelik fast food bir ilişki yaşamayı planlıyorsa?..
O zaman ne olacak?!
Hadi onu geçtim bu hatunlar kaç dil biliyor ki düşmanı baştan çıkarıp, ağzından laf alacak?!
Aslında şaşırmıyorum. ‘Başrol yönetmenin yatak odasından geçer’ zihniyetine sahip kadınlardan daha fazla ne beklenebilir ki?!
Ülkemizin ihtiyacı olan iyi eğitimli ve modern kadınlardır.
Ülkeler arasında ki ilişkiler de zaten uluslararası ilişkilerle yürür. Keza öyle olmasaydı İstanbul’a gelen ülke temsilcileri ilk olarak Zürafa Sokak’a götürülür, konukların karnı acıktığında da Gelsene Büfe’den çift kaşarlı tost sipariş edilirdi.
Vatanın kendi çıkarları için düşman koynuna sokacağı kadınlara ihtiyacı yoktur. Keza bu ülke Zürafa Sokak Cumhuriyeti değil, Türkiye Cumhuriyetidir.

Türk tarihinin unutulmaz kahramanlarından Nene Hatun şöyle diyor:
“Ağabeyim Hasan cepheden ağır yaralı olarak bir gece önce eve gelmişti. Bir yandan ona bakarken, bir yandan da 3 aylık çocuğumu emziriyordum. Kardeşim o gece kollarımın arasında öldü. Sabaha karşı minarelerden ‘Moskof Aziziye’ye girdi’ diye haykırışlar başlayınca, kardeşimin alnını öpüp, ‘Seni öldüreni öldüreceğim’ diye and içtim. Yavrumu Allah’a emanet ettikten sonra, ağabeyimin tüfeğini ve satırımı alıp dışarı fırladım. Sel gibi Aziziye’ye akıyorduk. Tabyanın mazgallarından düşman ölüm yağdırıyordu. Düşmanda iyi silah vardı, bizde de iman. İleri atıldım. Dadaşlar arasına karıştım. Satırım durmadan kalkıp iniyordu.”

Ezcümle vatan için biriyle yatağa girmenize gerek yoktur. Sorunun asıl muhatabı İsrail Dış İlişkiler Bakanı Tzipi Livni’nin de dediği gibi: “Akıllı bir kadın duygularının işin içine karışabileceği zeminde iş halletmeye kalkmaz.”

Nurhan Demirel
Posted on 3:34 AM | Categories: